Peygamber Efendimizin (s.a.v) Toplumsal Hayata Kazandırdığı Değerler

0
241

Hz. Muhammed’in peygamberliği, kainatın en önemli hadisesi ve onun getirdiği İslam dini ile yaşanan değişim, insanlık tarihinin en büyük inkılabıdır. O’nun peygamberliği ile gerek kalp ve gönüllerde, gerekse ferdi ve toplumsal hayatta meydana gelen güzel gelişmeler saymakla bitirilemez. Biz de O Zat-ı Şahane’ye olan vefa borcunu ifade kabilinde, toplumsal hayata kazandırdığı bazı değerlerden kısaca bahsetmek istiyoruz:

hz-muhammed


O Nur sayesinde zulüm ve cehaletin hakim olduğu karanlık çağlar, ilim ve adaletin hakim olduğu saadet asrına inkılab etmiştir. Dünyanın en bedevi ve en barbar kavimleri, O Nur sayesinde dünyanın en faziletli toplumları haline gelerek, medeniyette tüm insanlığa üstad ve rehber olmuşlar, otuz sene gibi kısa bir zamanda, bütün büyük devletlere ve milletlere galebe çalarak dünyanın en parlak medeniyetini kurmuşlardır. Kuvvetten başka değer tanınmayan, güçlü olanın kendisinde her türlü hakkı mevcut vehmettiği, savaş ve zulümlerin tüm dünyayı kuşattığı, kan ve gözyaşının hakim olduğu çağımızda; barış, huzur, güven ve adaletin tesisi için insanlık, Hz. Muhammed’in getirdiği İman ve İslamiyet nuruna ve Kuran hakikatlarına her zamankinden daha çok muhtaç. O’nun ferdi ve toplumsal hayata kazandırdığı güzel seciyeleri elbette saymakla bitiremeyiz. Ancak insanlığın O Zat-ı Şahane’ye olan vefa borcunu ifade kabilinde, toplumsal hayata kazandırdığı bazı değerlerden kısaca bahsetmek istiyoruz:

hz-muhammed-teblig
1- İnsanlar Arasına Eşitlik Getirdi:
Hz. Peygamberin risaletinden önce yeryüzünde insanlar arasında eşitlik yoktu. Eşitlik kavramı bilinmiyor, telaffuz bile edilmiyordu.
Yahudiler, kendilerini üstün ırk ve Allah’ın oğulları, başka milletleri ise Yahudilere hizmet etmek üzere yaratılmış köleler olarak kabul ediyorlardı. Hıristiyanlıkta ise ruhban sınıfı oluşmuş, bir havas/üst tabaka dini haline gelmiş, sosyal sınıflar arasındaki sosyoekonomik ve hukuki farklılıklar, uçurumlar oldukça büyümüştü. Uzak doğu ülkelerinde ise kast sistemi vardı. Yani, çocuk daha doğuştan belli bir sosyal sınıfta dünyaya gelir ve ölünceye kadar bulunduğu sosyal sınıfın üzerindeki bir sınıfa yükselemezdi.
Dünya genelinde kuvvet hakimdi. Fiziki güç, otorite ve servet sahibi olanlar, kendilerini üstün ve seçkin varlıklar; zayıf olanları ise düşük ve adi canlılar olarak görüyorlardı.
Irklar/milletler arası rekabet ve üstünlük yarışı çok fazla idi. Pek çok milletin fertleri kendilerinin üstün ırk olduklarına inanıyorlardı. Kabilecilik, kavmiyetçilik çok yaygındı.
Resul-i Ekrem (sav), bütün insanların eşit olduğunu; Allah katınca kulluk cihetiyle köle ile padişah arasında bir fark bulunmadığını; yaratılıştan hiç kimsenin üstün veya düşük olmadığını; bütün insanların İslam fıtratı üzerine yaratıldığını; hukuk karşısında herkesin eşit olduğunu… “üstünlüğün ancak takva yani Allah’ın emirlerini/farzları yapma ve yasaklardan/günah- lardan kaçınma” ile olacağını ilan etmiştir.
Bu insanlık tarihinin en büyük kazanımlarından birisidir.
2-Sosyal hayattaki ilişkilerde belirleyici faktör “ Kuvvet” yerine “Hak” oldu:
Hz. Muhammed’in Risaletinden önce toplumsal hayatta etkin olan, hadiselerde belirleyici rol oynayan faktör kuvvet idi. Kuvvetli olan sahip olduğu güce dayanarak istediği şeyi yapıyor, kendisinden daha zayıf olanların canını, malını, namusunu diğer haklarını zorla gasp edebiliyordu. Kuvveti olan kendini her türlü hakkın sahibi gibi görüyordu. Kendisinden daha zayıf olanları ezmekten ve zulmetmekten çekinmiyordu. Fakat Hz. Muhammed’in Risaletinden sonra haksızlıklara zorbalıklara ve kuvvete dayanan zulümlere son verildi. Sosyal hayatta insanlar ve gruplar arasındaki ilişkilerde etkin ve belirleyici faktör kuvvet yerine “hak” oldu. Hz. Peygamberin getirmiş olduğu hayat anlayışı ve hukuk sisteminde hakkın korunması, hakkın hak sahibine teslim edilmesi ve haklının, hukukunun korunarak güçlü kılınması esası getirilmiştir. Yani Resul-i Ekrem’in getirmiş olduğu iman ve Kur’an nuru ile kuvvetli olanı haklı kılan bir hayat düzenine son verilerek, haklı olanı kuvvetli kılan hukuka bağlı bir hayat düzeni kurulmuştur.
Sosyal hayatta hakkın belirleyici, etkin faktör haline gelmesi tecavüzleri, zulümleri, zorbalıkları sona erdirerek, başkasının haklarına saygı gösterme anlayışını yaygınlaştırmış ve toplumun birlik ve bütünlüğünü pekiştirmiştir.
Ayrıca “kul hakkı”, “komşu hakkı”, “dul ve yetim hakkı” gibi diğer insanları ilgilendiren haklar, mutlaka korunması ve gözetilmesi gereken, aksi halde manevi sorumluluğu çok fazla olan haklar olarak öğretilmiş, her vesile ile, başka insanların hukukuna saygı gösterilmesi dersi verilmiştir.
3-Çıkar ve menfaata dayalı ilişkiler yerine Allah’ın rızasını kazanabilme amacına yönelik fazilet duygularına dayalı ilişkiler benimsendi:
Hz. Muhammed’in Risaletinden önce insanların hayattan en büyük beklentileri; daha fazla mal, mülk, para, servet, güç, itibar, şan, şöhret, makam, mevki sahibi olmak idi. Onun için kendilerine zenginlik ve itibar kazandıracak her yolu mübah görüyorlardı. Sosyal ilişkilerde temel yaklaşım çıkar ve menfaat sağlamaya yönelikti. İnsanların en büyük arzusu mevcut dünya pastasından daha fazla pay kapabilmekti. Pastadan daha fazla pay kapmak, daha fazla çıkar ve menfaat sağlayabilmek arzusu ise bitmek bilmeyen kavgaları, mücadeleleri, savaşları, tecavüz ve zorbalıkları netice veriyordu.
Hz. Peygamber’in getirdiği Kur’an nuru ile hayatın en büyük gayesi, Allah’ın rızasını kazanabilmek arzusu oldu. Onun için insanlar, Cenab-ı Hak’kın rızasını kazanabilecekleri güzel işler yapmaya, Allah’ın hoşnut olmayacağı işlerden kaçınmaya çalıştılar. Hayatın gayesi ile ilgili bu zihniyet değişimi, insanoğlunun yaşamını mücadele olmaktan çıkarıp savaşlara ve kavgalara son verip, barışı, dostluğu ve dayanışmayı tesis etmiştir.
4-Hayat mücadeledir zihniyetinin yerine hayat yardımlaşmadır anlayışı getirildi:
Hz. Muhammed’in Risaletinden önce; insanlar, hayatın acımasız olduğunu ve sürekli devam eden mücadelelerden meydana geldiğini sanıyorlardı. Büyük balık küçük balığı yutar; kuvvetli olan zayıf olana tahakküm eder ve elinde olanları gasp eder; onun için mutlaka güçlü olacaksın ve ezilmeyip ezeceksin deniyordu.
Resul-i Erkem’in getirdiği Kur’an nuru ile hayatın mahiyeti aydınlandı. Ve kainatta yardım- laşma ve dayanışma esasına dayalı ilahi bir düzenin var olduğu anlaşıldı. Bilhassa insan için sayısız nimetlerin verildiği kainattaki her şeyin insanın istifadesine sunulduğu ve insanın yardım ve imdadına gönderildiği fark edildi. Allahın bitkileri, hayvanları, yıldızları, ayı, güneşi, suyu, havayı, rüzgarı, karı, yağmuru, toprağı, dağları, taşları, madenleri, denizleri, akarsuları, insanın faydalanması ve insanın hayatını kolaylaştırması için yarattığı öğrenildi. Hz. Muhammed`in getirmiş olduğu Kur`an nuru ile başkasını ezme, başkasının elinde olanı zorla alma, başkalarının haklarına tecavüz etme anlayışı; yerini başkasının hakkına saygı gösterme başkalarına yardım etme, zayıfı koruma ve muhtaç olanın ihtiyacını giderme anlayışına bırakmış; yardımlaşma ve dayanışma kültürü ortaya çıkmıştır. İslamın iki temel direğinden birisi “namaz”, diğeri ise “infak” yani zekat ve sadaka oldu. Ekonomik durumu iyi olan Müslümanlar, maddi durumu zayıf olan diğer insanların yardımına koşmakla, sahip olduğu zenginlik nimetlerini diğer insanlarla paylaşmakla emrolundu. Öyleki, “kim muhtaç bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını karşılar ise, ahiret günü en zor anında Allah’da onun sıkıntısını giderir” buyurularak, sosyal yardımlaş- maya çok büyük teşvikler yapılmıştır.
5-Sosyal hayatta toplumu birbirine bağlayan sosyal bağlar olarak; kabilecilik ve ırkçılık yerine vatan sevgisi ve din kardeşliği getirildi:
Hz. Peygamber’in Risaletinden önce insanlar arasında sosyal bağ olarak kabilecilik, kavmiyetçilik ve ırkçılık esas alınıyordu. Irkçılık sadece kendi ırkını sevme ve himmetini sadece kendi irkına yöneltme özelliği taşıdığı için; kendi ırkına duyduğu aşırı sevgiden dolayı başka ırklara ve milletlere karşı husumet güdülüyor ve tecavüzkar tavırlara giriliyordu. Kendi ırkının refahı için başkalarının hakkına tecavüz etmek ve zorla haklarını ellerinden almak mübah görülüyor ve bundan çekinilmiyordu.
Hz. Peygamber’in Risaletinden sonra kabileci- lik, kavmiyetçilik ve ırkçılık kesin bir şekilde yasak- landı. Hiçbir milletin başka bir milletten üstün olmadığı, üstünlüğün ancak Allah`ın emirlerini yerine getirme ve yasakladığı şeylerden kaçınma ile elde edilebileceği ve bütün inananların kardeş olduğu ilan edildi. Böylece çeşitli kabile ve ırklar arasındaki kavgalar, tecavüzler ve savaşlar, yerini barışa, dostluğa ve kardeşliğe bıraktı. İslam kardeşliği insanlar arasında en kuvvetli, kopmaz ve koparıla- maz bir bağ haline geldi.
6-Sosyal hayatı tahrip eden asayiş ve huzuru bozan kötü alışkanlıklar yok edilerek; topluma huzur ve güven sağlayan güzel ahlak yaygınlaştırıldı:
Hz. Muhammed’in Risaletinden önce insanların hayattan en büyük beklentisi dünya nimetlerinden daha fazla pay elde edebilmek, nefsin arzu ve isteklerini daha fazla karşılayabilmek idi. İnsanlar daha fazla yiyip içebilmek, daha fazla eğlenebilmek, daha lüks ve konforlu ortamlarda yaşayabilmek, daha fazla cinsel zevk alabilmek, daha fazla meşhur olabilmek için yaşıyorlardı. Onun için de nefsin her türlü rezil isteklerine boyun eğerek, yanlış ve kötü davranışlar içerisine giriliyordu. İçki, kumar, fuhuş, hırsızlık, yalancılık, iftira, yalancı şahitliği, emanete hıyanet, sözleşmeye sadakatsizlik….vs. sosyal yapının sağlığını bozan kötü huy ve alışkanlıklar, çok yaygın bir halde idi. Hz. Peygamber`in Risaletinden sonra Kur`an nuru ile insan nefsi terbiye edilerek; süfli arzulara set çekilmiş ve insan fıtratında mevcut olan güzel seciyeler ortaya çıkarılmıştır. İnsanlar, dünyanın fani, geçici ve nefse bakan yönü ile değil; esma-i ilahiyenin tecelligahı ve ahiret hayatının kazanıldığı bir imtihan meydanı olma cihetleriyle ilgilenmeye başladılar. Hayattan beklentileri, süfli emellerin gerçekleşmesi yerine, İlay-ı Kelimetullah ve Rıza-i İlahiye mazhariyet gibi yüce idealler oldu. Hayattan beklentiler ve amaç değişince, yaşam tarzı, söz ve tavırlarda değişti. İnsanın kendisini Alemlerin Rabbine sevdirebilmesinin yegane yolunun, Allah Resulünün sünnet-i seniyyesine tabi olmak olduğu anlaşılınca; Resulullah’ın güzel ahlakı örnek alındı ve büyük bir ahlak inkılabı yaşanarak, kötülükler yerini güzel ahlaka bıraktı. Peygamber Efendimizin getirmiş olduğu güzel ahlak, ferdi hayatta olduğu gibi toplumsal hayatta da huzur, güven ve esenliği tesis etmiştir.
7-Kizb (Yalan) terkedildi, yerine sıdk (doğruluk) geldi:
Hz. Muhammed(sav)’in Risaletinden önce sosyal hayatta kangren halini almış en önemli hastalıklardan birisi de doğruluk ve dürüstlüğün yok denecek kadar az olması ve yalanın, sahtekarlığın oldukça yaygın olması idi. İnsanlar her vesile ile yalan söylemekten çekinmiyor ve başkalarını kandırmakta bir beis görmüyorlardı. Sözünde durmama, borcunu ödememe veya inkar etme, iftira atma, kandırma, aldatma, hile, dolandırma, sahtekarlık, yalancı şahitlik, emanete hıyanet etme… vs. sosyal hayatı ve insanlar arası ilişkileri zedeleyen kizb/yalan çok yaygın idi. Bu ise sosyal hayatta huzur ve emniyeti bozuyordu.
Hz. Peygamberin Risaletinden sonra “kizb” yani yalanın her türlüsü ağır şekilde tel’in edildi ve yasaklandı. İnsanlar “sıdk” a yani doğru ve dürüst olmaya emrolundu ve sıdk en yüksek ahlaki fazilet olarak kabul edildi. Yalanın azalması ve sıdk’ın artması pek çok sosyal sıkıntıyı ve hastalıkları tedavi etti. Toplumsal hayatta huzur ve güven çoğaldı.
8-Sosyal Adalet Tesis Edildi:
İnsanlık tarihinde bütün ihtilallerin, buhranların, bunalımların, kavgaların ve kargaşaların temelinde yatan iki önemli zihniyet vardır.
Bunların birisi: “ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne”; diğeri de “sen çalış, ben yiyeyim” zihniyetleridir.
Birinci zihniyet, insanları diğer insanlara ve çevreye karşı ilgisiz, umursamaz ve duyarsız yapmakta ve bencilleştirmektedir.
İkinci zihniyet ise, başta tefecilik/faiz müessesi olmak üzere, doğrudan veya dolaylı olarak haksız kazanç temin etme yollarını netice vermiştir. Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, gasp, soygun, zoralım, borcunu inkar etme veya ödememe, emanete hıyanet, anarşi vs. hep bu zihniyetin doğurduğu hastalıklardandır.
Resuli Ekremin Risaletinden sonra, insanlık tarihinde iki önemli gelişme olmuştur. Bunlar faizin/tefeciliğin yasaklanması ve zekat müessesesinin ihdas edilmesidir.
Zekat müessesesi, “ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne” zihniyetini yok etmiş; zenginlerin fakirlere şefkat ve merhametle muamele etmelerini, fakirlerinde zenginlere hürmet etmeleri- ni sağlamıştır.
Faiz ve tefeciliğin yasaklanması da “sen çalış ben yiyeyim” zihniyetini ortadan kaldırmıştır.
Zekat dışında, her türlü yardımlaşma ve dayanışma da teşvik edilmiş; sadaka müessesesi yaygınlaştırılmış; bir muhtacın ihtiyacını gidermek Allah katında en makbul ibadetler arasında sayılmıştır. Zekat ve sadakanın yanında çok önemli bir sosyal yardımlaşma müessesesi de “vakıf” kurumu dur. İnsanların ve hayvanların ihtiyacını karşılamak amacıyla çok sayıda vakıflar kurulmuştur. Hz. Peygamberin Risaletinden sonra insanlık altın çağlarını yaşamış; bir dönem İslam ülkelerinde zekat verilecek Müslüman fakir bulunamamış; zekatlar kalbi islama ısındırılacak gayri Müslimlere verilmiştir.

9-İstişare ve Meşveret Yaygınlaştırıldı:
Hz. Peygamber, fert ve toplum hayatında işlerin istişare ve meşveretle yapılmasını ısrarla tavsiye ve emretti. Çünkü iyi niyet ve samimiyetle yapılan bir meşverette alınan kararda yanılma payı çok düşüktür. Zira istişarede sinerji ortaya çıkmaktadır. Mesela 3 kişinin istişare yaptığı bir ortamda bir şahs-ı manevi oluşmakta; ve bu şahs-ı manevi, adeta 3 akıl ile düşünmekte, 6 göz ile görmekte, 6 kulak ile işitmekte, 3 dil ile konuşmakta,6 el ile çalışmakta olan muazzam bir kapasiteye ulaşmaktadır. Birinin dikkatinden kaçan bir ayrıntıyı bir diğeri yakalamakta, birinin düşünmediği bir hususu diğeri akıl etmekte ve böylece harika neticeler, yani bu günkü tabiri ile sinerji ortaya çıkmaktadır.
İstişare ve meşveret müesseseleri bugünkü meclis (parlamento) sistemlerinin temelini teşkil etmektedir. Ancak, önemli bir fark var: Sünnet-i Seniyyenin getirdiği istişare ve meşveret, görüşüle- cek konunun uzmanları ile, ehil olanlar ile yapılır. Bugünkü meclislerde olduğu gibi evet-hayır makinesi gibi neye parmak kaldırdığını, neye evet veya hayır dediğini dahi bilmeyen milletvekilleri ile olmaz. İstişare ve meşveretin yaygınlaşması, muhteşem İslam medeniyetini vücuda getiren en önemli faktörlerden biridir. Meşveretin terk edilmesiyle birlikte gerileme ve çöküş de başlamıştır.

10-Hukuk Devleti Sistemi Getirildi:
Hz. Muhammed’in risaletinden önce ülkeler zorba diktatörler tarafından yönetilir ve kuvvetten başka otorite tanınmazdı. Güçlünün hakimiyetine dayanan tamamen keyfi uygulamalar içeren yönetimler mevcuttu.
Hz. Peygamberin risaletinden sonra cari olan Kuran ve Sünnet-i Seniyye hükümleri herkes için bağlayıcı ve geçerli oldu. Efendi ile köle, zengin ile fakir, kadın, erkek, genç, ihtiyar, zenci veya beyaz… herkes aynı hükümlere/kurallara tabi oldu. Ve kuralları ihlal edenler her kim olursa olsun aynı yaptırımlarla karşılaştı. Yani herkes hukuka uygun davranmakla yükümlü tutuldu. Yöneten de, yönetilen de hukuk kurallarına tabi kılındı. İdarede keyfilikler, bilinmezlikler, belirsizlikler ortadan kalktı. Herkes hangi söz veya fiilinden dolayı nasıl bir yaptırımla karşılaşacağını önceden bilir hale geldi.
Ferdi haklarda hükümdar ile vatandaş eşit hale geldi. Fatih Sultan Mehmed’i rum mimar karşısında sanık sandalyesine oturtacak kalitede bir adalet sistemi gelişti.
Bir taraftan, “zenci bir kölenin oğlu” bile olsa idarecilere-hukuka uygun davrandıkları sürece-itaat etmek emredildi; diğer taraftan “ey Müslüman lar eğer ben yanlış yaparsa, Allah’ın kitabına ve Resulullahın sünnetine aykırı davranırsam ne yaparsınız? “ diye soran halife Hazreti Ömer’e; “vallahi ya Ömer seni kılıçlarımızla doğrulturuz!” cevabını verebilen bir yönetime katılma ve denetim mekanizması vücuda geldi. Halife aldığı cevaba kızmadı, hiddetlenmedi. Aksine Allah’a şükretti. Böylesine şuurlu ve hakkının bilincinde olan bir topluluğun varlığına ve öyle bir topluluğun idareci olmaktan dolayı Allah’a hamdetti.
Hukuka bağlı, aleni/şeffaf ve halk için idare prensipleri Hz. Peygamberin getirdiği iman ve İslam nuru ile ortaya çıkmıştır.

11-Sosyal Hayatı Tahrip Eden Kötü Davranışlar Yasaklandı:
Sosyal hayatta insanların arasındaki sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hürmet bağlarını koparan; kin, nefret ve husumet tohumları eken; insanları birbirine soğutup uzaklaştıran ve dargınlara, husumetlere ve kin ve öfkeye yolacan; dedikodu, gıybet, başkasının kusurunu arama, başkasını tenkit etme, başkasının ayıbını açığa çıkarma, insanların arasını bozacak şekilde laf taşıma, aşırı öfke ve hiddet göstererek haddi aşma, fitne çıkarma vs. sosyal hayatı zehirleyen, birlik ve bütünlüğü bozan, insanları birbirine düşüren kötü davranışlar yasaklandı ve büyük günahlar sayıldı. İnsanlar bu tür davranışlardan menedildi. Sosyal hayatta hastalık yayan önemli bataklıklar kurutulmuş, toplumun birlik ve bütünlüğü korunmuş oldu.

12-Sosyal Bağları Kuvvetlendiren Uygulamalar Getirildi:
İnsanlar arasındaki soğukluğu giderecek; dargınlıklar, küskünlükler, kırgınlıkları, husumet- leri bitirecek; ve insanları birbirine yaklaştırarak sevgi, dostluk ve kardeşlik duygularını canlandı- racak çok güzel uygulamalar getirildi.
Hasta ziyaretleri, cenaze taziye ziyaretleri, düğün ziyaretleri, komşu hakkına riayet edilmesi, bir muhtacın ihtiyacının giderilmesi, yetimin korunup-gözetilmesi, masumun ve mazlumun hakkına riayet edilmesi, sıla-i rahim ve akrabaların korunup-gözetilmesi, selamlaştırılmanın yaygınlaş tırılması, hediyeleşme, musafaha (tokalaşma ve sarılma) etme, Allah için sevme ve Allah için buğzetme… vb. güzel hasletler ısrarla tavsiye ve emredildi.
Bu güzel sosyal münasebetler insanları birbirine yaklaştırdı, sevgi ve muhabbeti arttırdı, dargınlık ve kırgınlıkları, husumetleri bitirdi. Sosyal yapının güçlenmesini, birlik ve beraberlik bağlarının kuvvetlenmesini sağladı.

13-Anarşi Yerine Emniyet Tesis Edildi:
Kuvveti esas alan, kural tanımayan zorbalık, zulüm ve her türlü tecavüzlerden çekinmeyen insanlar, Hz. Peygamberin getirdiği Kuran nuru ile fıtri kuvvetlerine sınır koyup, kontrol altına aldılar. Her gönüle, her kalbe manevi bir bekçi, manevi bir yasakçı kondu. Haramhelal kavramları ile meşru dairede yaşama bilinci gelişti. Kötü bir şey yapılacak olsa; imandan gelen vicdani bir ses, “Dur! Yapma! Yasak! Rabbin seni görüyor ve her şeyi biliyor! Öleceksin! Büyük bir mahkemede küçük-büyük yaptığın her şeyin hesabını vereceksin, ceza veya mükafat göreceksin!” demektedir.
Her halinin görüldüğünü, işitildiğini, bilindi- ğini ve her şeyinin an be an aralıksız hıfze- dildiğini, kayıt altına alındığını ve iyi-kötü, küçük-büyük her söz veya fiilinden dolayı mutlaka hesaba çekileceğini ve mutlaka cezasını veya mükafatını göreceğini bilen insan anarşitlikten, tecavüz ve kural tanımazlıktan vazgeçerek iyi bir insan ve topluma faydalı bir fert olmuştur. Hz. Muhammed’in risaletinden sonra yaşanan saadet çağlarında insanlar huzur ve emniyet içerisinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Her kalbe manevi bir yasakçı konularak fert bazında emniyet tesis edildiği gibi; idarecilere yüklenen ağır sorumluluklar nedeniyle; devlet de emniyet ve asayişe çok büyük önem vermiş ve özen göstermiştir. Öyle ki: “Dicle kenarında bir kuzuyu kurt parçalasa, adli ilahi hesabını Ömer’den sorar” dedirtecek bir mesuliyet duygusunu vücuda gelmiştir.

A.Faruk Nizamoğlu

Anahtar Kelimeler
emanete riayetin kişiye ve topluma iki dünyada kazandırdıkları,peygamberimizin ilk karderdeş yaptığı toplum,artık bırakmak Peygamber Efendimiz niyetimden bize katkıları,sosyal hayatta hak,peygamberin hayatını öğrenmek bize ne kazandırır,peygamberimizin değerleri,peygamberimizin bizlere kazandırdıkları,peygamber efendimizin maddi durumu,peygamber efendimizin hangi toplumun,peygamber efendimiz sav bizlere ne kazandırdı

HENÜZ YORUM YOK

NE DÜŞÜNÜYORSUN?